Bilimin Işığında Nede olsa O da Bir Türk Yapar!

0
354
8 Okuyan, araştıran, aklını ve fikrini insanlığa sunan on binlerce, yüz milyonlarca insan… Sanırım tarihi yokladığımızda bunu binlerle veya milyonlarla ifade etmek haksızlık olur. Her neyse net sayı verme gibi bir derdim de yok zaten! Var oldukça aklım, yok olmadıkça anılarım, böyle insanların varlığından bahsetmek sadece maksadım.
 Onlar hep vardılar elbette. Tek gayesi insanlığın bir adım daha ileriye, daima düşünmeye, sürekli iyileşmeye ve gelişmeye doğru yol alması olan bilim insanlarımızın önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor, o maharetli ellerinden öpüyorum. Evet, bilim adamlarından bahsediyorum bugün. Ya da onlara yaptığımız haksızlığı uluorta saçıyorum demek daha belirleyici olacak sanırım. Dünyanın çeşitli ülkelerinden birinde herhangi bir beldede babasından kalma bir evde bazen kendisine ayrılmış bir oda da bazen de kendini bulduğu bir köşede hayatını sürdüren ve hayatını sürdürürken diğer insanları da unutmayan o adamlar! Hepsinin kendini kapsayan şüphesiz bir hikayesi var. Benim bu şekilde özetlememin sebebi bilim insanlarının da bizler gibi bir hayatı ve bizler gibi birer insan olduğunu hatırlatmak içindi. Evet bizim gibi diyorum zira onlardan bir tanesinin bizim için icat ettiği ampulle gündüzlerimiz hiç bitmiyor örneğin. Tek farkımız var: O bizi aydınlatan, biz ise aydınlanan insanlarız! Peki sormak istiyorum; yeterince aydınlanıyor muyuz? O ampule her baktığımızda onun ışığı bizi aydınlatmaya yetiyor mu? Beynimizin içini görebiliyor muyuz onun ışığıyla? Yetiyor mu onun ışığı bizim beynimizin karanlık odalarına ışık olmaya?  Sanırım yetmiyor bir ampul, bunu kavramaya…
 Biz ne verdik insanlığa hiç düşündünüz mü? Bunu sorduğunuz bir geceniz ya da bir şeyler sunabildiğiniz bir sabahınız oldumu mesela? ‘Burası Türkiye ve burada soruları biz sorarız!’ diye övündüğümüz sözgelimden payıma düşeni alıyorum ve bu hakkımı bu soruları sormak için kullanıyorum bugün sizlere. Cevap verin sorularıma öyleyse.
 Az önce sanki tek bilim insanı Edison’muş gibi bir tek onun buluşunu örnek verip geçtim. Herkesin tanıdığı bir isim olduğundan falan da değil üstelik onu örnek gösterişim. Bugün kendime konu olarak ‘aydınlanmak’ olgusunu seçtim. Bundan ötürü aydınlığı icat eden adamı kendime yakın gördüğümden bugün onu anmak istedim. ‘Aydınlanmak’ evet. Aklen ve fikren aydınlanmak. Akıl tek başına da yetmiyor üstelik. Fikir şart! Fikri olmayan ne kurnazlar gelip geçti hayatımızdan. Fikir vicdandır aynı zamanda. Ne kadar vicdanlıysan o kadar fikrin olur hali hazırda. Çünkü sorunlar insan hayatını zorlaştıran meselelerdir. Sorunları fikir çözer. Durup dururken niye sorunları çözmeye kalkışasın ki? Bunun için de vicdan gerekir. O halde vicdanın aydın, vicdanın hür olduğunda fikrin peşinden gelecektir. Aklın hürlüğüdür o halde fikir. Hür akıl sağlam bir vicdan sahibinde vücut bulur, hayat bulur! Ölmeyen fikirler, sönmeyen icatlar da bu akıl sahibinin ürünleridir. Saygı duyalım onlara, öldürmeyelim onları üç kuruşluk önyargı pazarlarında. Bunu beceremeyenlerle dolu etraf! Üstelik saygı nedir bilmeyen adamlar saygı duyanlara da saygıları olmayanlarla aynı kişiler. Bu bir kısır döngü! Önü olmayan, daima aynı ezberlediği düşünce üzerinde takılanların kendi içlerinde kurdukları bir kısır döngü. Böyle insanlardan bir fikir beklemek de ahmaklıktır şüphesiz. Ancak daima dile getirdiğim bir şey var benim: Bilmediğin konu da fikrin de olmasın.

Sadece dur ve saygı duy! Biz işte bunu beceremiyoruz. Yapılan hiç bir şeye saygımız olmadığı gibi yapanı da görmüyor, tanımıyoruz. Elimize aldığımız cehalet yayıyla etrafımıza hiç bir bilimsel değeri olmayan önyargı okları atıyoruz ve bunu bir maharetmiş gibi gecesi gündüzü anlatıyoruz.

Tahmin ediyorum ‘Bundan bir halt çıkmaz!’ sözü de bize aittir. Hatta biz gündelik hayatta, biraz da argoyla, iki hıyar bir tas yoğurt kıvamında olan ‘Bundan bir cacık olmaz!’ diyenler olarak çok büyük bir akımın öncülüğünü yapıyoruz. Hıyarmonoizm. Yoğurt da övündüğümüz ve patentini de aldığımız tek uluslararası icat olduğuna göre böyle bir akım çıkması çok normal tabi. Tabiki bu ismi ben attım. Ama yapılanları ben atmadım. Bilimsel anlamda yapılan hiçbir buluşa sahip çıkmıyoruz evet. Bunu anlamak bu kadar zor değil. Açın interneti ve bakın! Ülkemizin sahip çıkmadığı binlerden söz ediyorum ben. Bilimin içinde olduğu her şeye karşı bir fobimiz var sanırsın. Kimimizin ki alarji düzeyinde üstelik! Ülke olarak bizim kaybettiğimizi kazanan diğer ülkeleri alkışlıyoruz sürekli!
Sahip çıkmadığımız milli beyinlerimiz var bizim. Ne acı bir cümle. Üstelik gittikleri ülkelerde ‘en başarılı yüz bilim insanı’ diye katagoriye aldıkları kişilerin içerisine giren bilim adamlarımız var hatta. Bu daha da acısı olmakla birlikte işin özüne baktığımızda daha da dehşet verici tablolarla karşılaşabiliyoruz. Örneğin geçen yıllarda Karbon kaplama teknolojisini icat ederek bilim dünyasında çığır açan ve ABD’nin “Yüzyılın 100 bilimadamı” ndan biri kabul ettiği Prof.Dr.Ali Erdemir’ e, yıllar önce iş aradığı Türkiye’de resepsiyon memurluğu uygun görülmesini duymuşsunuzdur. Tıpkı ülkemizde şarlatanlıkla suçlayıp küstürdüğümüz ‘Zakkumcu doktor’ diye tanınan Dr. Ziya Özel gibi. Zakkumdan geliştirdiği hammade ile beyin tümörünü tarihten silebilecek adımlara imza attı. Biz ise onu şarlatanlıkla suçlayıp gönderdikten sonra şimdi Amerika’dan ithal ettiğimiz tümör ilacının sahibinin bir Türk olduğu için kendimize pay çıkarma yarışına giriyor ve övünç duyuyoruz.

Bu örnekler eski değil. Bitmiyorlar da zaten. Bir türlü aydınlanamıyor beynimiz. Yetmiyor Edison’un ampulü beynimizi aydınlatmaya. Yine geçen günlerde haberlerde sıkça duyduğumuz ve bir anda sahip çıkma yarışına girdiğimiz bir isim: İLAYDA ŞAMİLGİL.  Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’ndan yani bildiğimiz adıyla TÜBİTAK’tan red aldığı projeyle dünyanın en prestijli fizik proje yarışmasında birinci oldu İlayda, üstelik isminde ‘bilimsel’ ifadesi barındıran bir kurumumuz tarafından! Sıvılarda bulunan su oranını mıknatısla ölçebilmeye olanak sağlayan hem ucuz maliyeti hem de taşınabilirliğiyle bilim adına dikkat kesilmesi gereken icadıyla TÜBİTAK’ta finale bile kalamaya layık görülmemişken Polyana’da düzenlenen  “Nobel Fizik Ödülüne Doğru İlk Adım” yarışmasında birinci oldu. Şimdi ise NASA’nın 2030 yılında gerçekleşecek olan Mars  projesinde yer alacağını duyduk haberlerde. Nobel Barış Ödülü’nü alan ikinci Türk olması hasabiyle tanıdığımız ve cidden daha önceden adını duysak ‘o kim?’ diye sormaya kalktığımız Saygıdeğer hocam Aziz SANCAR’da hakezâ öyle…

 

 Her Türk gibi bu haberler beni de gururlandırıyor tabiki. Çok büyük bir onur ve inanılmaz bir gurur bize yaşattıkları! Ancak bu süreçte bizim payımıza düşen ardında yatan hikayeler birer gerçek olarak her defasında yüzümüze tokat gibi vuruyor! Ben artık milli beyinlerimize sanki yabancı gibi buruk bir sevinçle haberlerden izlerken sahip çıkanlardan olmak istemiyorum. Ben artık etrafta ‘TÜRK OLOOM SONUÇTA!’ diyerek kendisine pay çıkarmaya çalışan bilimin ışığını tükürükleriyle söndürmeye kalkan insanlardan görmek istemiyorum.

 

 O halde bilime saygı gösterelim ve bilim insanlarımızın ardından bakıp gurur duyuyorum ayağına yatmayalım. Bu dünyanın bilime, ilime her geçen gün daha da çok ihtiyacı olduğunu görelim ve milli beyinlerimizi kendi ülkelerine küstürüp sonra da ardından bakıp iç çekmeyelim. Yetkili olanların yapması gereken zihinsel aydınlık bu yönde iken bizim, yani halkın yapması gereken ise bilim adına yapılanları her platformda dile getirmek ve gururla sahip çıkmakt olacaktır! Son olarak askeri liderliğinin dışında tarihin en aydın bilim insanı olan;  Gazi Mustafa Kemal’e son sözü vermek istiyorum:

“Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir.”